'Önder Apo özgür koşullarda müzakere yapmadan çözüm süreci olmaz'

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık: Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm süreci olarak kabul etmemiz mümkün değildir

'Önder Apo özgür koşullarda müzakere yapmadan çözüm süreci olmaz'

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık: “Çözüm süreci denen olgu açısından ise artık eski süreç bitmiştir. Önder Apo ve Hareketimiz yıllarca Türk devletinin yetkilileriyle, Hükümetin görevlendirdiği yetkililerle görüşmeler yapmıştır, diyalog yapmıştır. Konuşulmayan bir şey kalmamıştır. Oslo’da da İmralı’da da her şey konuşulmuştur. Bu görüşme ve diyaloglarla çözüm süreci için adım attırmak istemiştir, ama hiçbir adım atılmamıştır. Hareketimizin sürdürdüğü tek taraflı çatışmasızlık dışında çözüm süreci adına hiçbir şey yoktur. Bu görüşmeler Hükümet açısından esas olarak beklentiler yaratarak, zaman kazanıp oyalayarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim 2008’den bu yana hiçbir adım atılmamıştır. Böyle bir çözüm süreci olabilir mi?

…Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm süreci olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Önder Apo da böyle bir çözüm sürecini kabul etmiyor… Önder Apo’nun, baş müzakerecinin özgür koşullarda, müzakere etmediği bir yerde sonuç çıkması mümkün değildir. Daha doğrusu Önder Apo’yla özgür koşullarda diyalog ve müzakere etmeyen bir siyasal zihniyet zaten çözüm konusunda samimi değildir. Önder Apo’ya, baş müzakereciye böyle yaklaşan bir Hükümet’in, siyasi partinin çözüm sürecinde samimi olduğu düşünülemez.”

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, çözüm süreci ve koalisyon tartışmalarına ilişkin ajansımızın sorularını yanıtladı.

Yeni parlamento nasıl bir rol ve misyon üstlenmelidir?

Kuşkusuz yeni seçilen parlamento çok renkli ve zengin bir birleşime sahiptir. En başta da Türkiye tarihindeki tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek inanç, tek kültür gibi zihniyeti ve eril karakterli siyaset anlayışını paramparça etmiştir. Bu Mecliste Süryaniler vardır, Ermeniler vardır, Êzîdîler vardır, Mehalmiler vardır, Araplar vardır, Azeriler vardır, Romanlar vardır. Aleviler güçlü biçimde parlamentoya kendi kurumsal kimliğiyle girmişlerdir. Bu yönüyle tabii ki Türkiye'nin etnik ve inançsal bileşimini ortaya koymuştur. Yine ilk defa kadınlar bu düzeyde parlamentoya girmiştir. HDP'nin parlamentoya koyduğu kadın oranı yüzde 40’tır; bu bir devrimdir. Yüzde 40’lık bir kadın oranın parlamentoya sokulması tabii ki parlamentonun çalışmalarını da, biçimini de, içeriğini de, rengini de, üslubunu da değiştirecektir. Kadının bu düzeyde parlamentoya girmesi tabii ki Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşmeyi de yakından etkileyecektir. Kadının güçlü biçimde var olduğu bir yerde otoriter, hegemonik zihniyetleri, tek tipçi zihniyetleri, faşist karakteri etkin kılmak, hakim kılmak kolay değildir. Kadının varlığı her türlü şovenist, milliyetçi, farklılıkları ortadan kaldıran despotik, otoriter, hegemonik zihniyetlere karşıdır. Bu açıdan yeni parlamentonun demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusundaki rolü pozitif olacaktır. Eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki farklılık ve zenginlik yeniden Meclis’e yansımışsa, 1924 Anayasası ve o dönemdeki seçimle bütün farklılıkların ortadan kaldırılması durumu aşılmışsa, o zaman yeni parlamentonun gerçekten sorunlara yeni bir yaklaşımla yaklaşması kaçınılmaz olacaktır.

Ulus-devletçi, tek tipçi bir anayasa, farklılıkları kabul etmeyen bir anayasa Türkiye'ye dar gelmektedir. Bu Meclis’e artık 12 Eylül Anayasası’nı giydirmek mümkün müdür? Tek tipçi anayasa ve yasaları bu Meclis’e giydirmek mümkün müdür? Yine Kürt sorununda geçmiş dönemdeki çözümsüz politikaları sürdürmek mümkün müdür? Türkiye'nin eski anayasayla yönetilmesi; siyasal, sosyal, ekonomik olarak krizden çıkmama anlamına gelir. Bu açıdan yeni parlamento bir rol üstlenmelidir, bir misyon sahibi olmalıdır. Hem anayasa ve yasalara yaklaşımı değişmelidir, hem de Kürt sorununun çözümüne yaklaşımı değişmelidir.

AKP bugüne kadar gerçek anlamda Kürt sorununun çözümünde doğru bir zihniyete, bir yaklaşıma sahip olmadı. Sadece Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi karşısında zorlanınca belirli kırıntılarla kültürel soykırımcı sistemi yeni koşullarda sürdürmek istedi. Bunun için de Kürt halkına, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ne, Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı tamamen bir özel savaş yürüttü. Özel savaş demek,  sorunları çözümsüz bırakmak demektir; özel savaş demek, toplumu aldatmak demektir ya da demokrasi güçlerini, Kürtleri parçalayarak, zayıf düşürerek eski politikaları sürdürmek demektir. AKP de hükümet olduğu dönemde hep bunu yapmıştır. Ya Kürtleri parçalayarak zayıf düşürmeye çalışmıştır ya da belirli kırıntılarla Kürt sorununu çözüyorum beklentisi yaratarak, aldatarak, zaman kazanarak Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ni tasfiye etmeyi amaçlamıştır. Artık bu politikanın Türkiye'ye bir hayır getirmeyeceği anlaşılmıştır. Kürt sorununun çözümsüzlüğünün getirdiği Kürt karşıtlığı dış politikada tıkanmayı, yanlış politikaları ortaya çıkarmakta, içeride de Kürt halkıyla, demokrasi güçleriyle sürekli gerilim içinde olmak anlamına gelmektedir. Bu da Türk devletinin iç ve dış politikasının tıkatarak sorunları ağırlaştıracak çok büyük tehlikelerle karşı karşıya gelmesine yol açmaktadır. Bu açıdan yeni parlamentonun buna el koyması lazım, buna müdahale etmesi lazım. Türkiye'yi içeride ve dışarıda tehlikelerle karşı karşıya getiren, barışı ve istikrarı getirmeyen politikalara dur demesi lazım. Barış ve istikrarı getirmeyen özel savaş politikaları sürekli bir gerilim demektir, halka karşı sürekli bir savaş anlamına gelmektedir. Bu açıdan halka karşı sürekli savaş anlamına gelen özel savaş politikalarının bırakılarak tamamen Türkiye'nin demokratikleşmesi temelinde Türkiye'nin tüm sorunlarının çözülmesi zamanı gelmiştir.

KÜRT SORUNU ÇÖZÜLDÜĞÜNDE BÜTÜN TIKANIKLIKLAR SONA ERECEKTİR

Şu açıktır, Türkiye'de Kürt sorunu çözüldüğünde bütün tıkanıklıklar sona erecektir. Kürt sorununun çözümünde bir zihniyet değişikliği ortaya çıkarsa bu doğrudan diğer bütün sorunların çözüm politikasını beraberinde getirecektir. Bu açıdan Kürtlere karşı yürütülen özel savaşın, psikolojik savaşın bırakılması, gerçek anlamda bir çözüm zihniyetine ve politikaya ulaşması sadece Kürtlere için değil, tüm Türkiye toplumu ve halklar için rahatlama sağlatacaktır. Çünkü Kürtlere karşı yürütülen özel savaş dolaylı olarak Türkiye halklarına karşı yürütülen özel savaştır. Yeni parlamentonun bu çok renkli kimliği, renkli karakteri, kadın yüzü şimdiye kadar Türkiye'nin demokratikleşmesini engelleyen, bu nedenle de Kürt sorununun çözümünde tıkatma yaşayan tekçi zihniyetli politikalara karşı demokratik ulus anlayışıyla sadece Kürt sorununun çözümünde değil, Türkiye'nin bütün tıkanan sorunlarının çözümüne müdahale eden, ön açan bir rol oynamalıdır. Eğer gerçekten samimi olunursa bu bileşim bir kurucu meclis rolünü oynayabilir. Tıkanan Türkiye'nin önünü açabilir.

BU MECLİS KURUCU MECLİS ROLÜNÜ OYNAYABİLİR

1920’lerde bir kurucu meclis vardı. Aslında 1921 Anayasası Türkiye'nin bütün sorunlarını çözmek açısından bir. Ancak sonradan kültürel soykırımcı tek tipli politika devreye girince Türkiye kendi toplumsal coğrafyasına, etnik ve inançsal kimlik coğrafyasına, haritasına, bileşimine uygun bir anayasa yaratmamıştır, bir yapılanma ortaya çıkaramamıştır. Bugün Türkiye'de 1920 Meclisi’nin kuruluşu bir bayram gibi kutlanmakta, ancak bugüne kadar bu Meclis bileşimini reddeden tek tipçi bir meclisle Türkiye yönetilmektedir. 12 Eylül faşizmi sonrası oluşturulan danışma meclisi bir kurucu meclis gibi çalıştırılmış, ancak bu faşizmin kurucu meclisi Türkiye'yi daha da geriye götüren, daha da kurumsal faşist bir siyasal, sosyal, kültürel yaşama mahkum eden bir yeni Türkiye yapılanması ortaya çıkarmıştır. İşte şimdi mevcut oluşan meclis eğer doğru yaklaşırsa bunları aşıp gerçek anlamda kurucu meclis rolünü oynayabilir. Böyle bir fırsat Türkiye'nin önüne düşmüştür. Türkiye bunu değerlendirecek mi, değerlendirmeyecek mi, yoksa hala eski politikalarda ısrar mı edecek, eski Türkiye'de direnilecek midir yakında belli olur. Eski mi, yeni mi Türkiye olduğu bu çerçevede belli olur. Yoksa Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun kendilerini yeni görüp herkesi eski görmesiyle Türkiye sorunları çözülemez, mevcut durumdan kurtulunamaz. Yeni Türkiye ancak demokratik olursa yeni olabilir. Demokratik olmadığı müddetçe eski ne kadar rötuş edilirse edilsin sorunlardan kurtulunamaz, krizlerden çıkılamaz.

ARTIK ESKİ ANLAYIŞ VE ZİHNİYETLE TÜRKİYE YÜRÜTÜLEMEZ

Koalisyon ve erken seçim konuları hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Halk iradesini ortaya koymuştur; bu iradenin dikkate alınması şu anlama gelir: Artık eski anlayışla, zihniyetle, politikalarla Türkiye'yi yönetmek mümkün değildir. O zaman yeni bir zihniyet, anlayış ve tutumla Türkiye'yi yönetmek gerekmektedir. Yoksa eskinin tekrarı halkın iradesine saygısızlıktır. Eğer eski sistemi yürütecek koalisyonlar kurulacaksa kesinlikle Türkiye'yi çıkmazlarla ve daha büyük tehlikelerle karşı karşıya getirmekten başka bir şey yapılmış olmaz. Bunun herkes tarafından bilinmesi gerekiyor.

Şu anda Türkiye'nin erken seçime değil, mevcut seçim sonuçlarını okumaya ihtiyaç vardır. Kürdistan'da halkın tutumu belli değil midir?  Kürdistan halkının bu tutumuna saygılı olunmayacak mıdır? Kürdistan halkının bu iradesi dikkate alınmayacak mıdır? Kürdistan halkının iradesi ne diyor? Kürdistan halkının kimliğiyle, kültürüyle, diliyle, kendi öz yönetimiyle Türkiye'deki siyasal sistem içinde yer alması gerekir, diyor. Yani Türkiye'nin demokratikleşmesi ve bu temelde de Kürtlerin özgür ve demokratik yaşama kavuşması gerekir, diyor. Kürtlerin bu iradesine saygı duyulmadan Türkiye'de hükümet olunabilir mi, iktidar olunabilir mi, ya da koalisyon kurulabilir mi? Kendileri televizyonda Türkiye haritası içinde Kürdistan’ı ayrı bir renkte gösteriyorlar. Kürdistan tamamen HDP'nin kazandığı bir coğrafyaysa, o zaman HDP'nin demokratikleşme temelinde Türkiye'nin tüm sorunlarına çözme zihniyetine, programına saygılı olunacaktır. Yok, biz Kürtleri dikkate almayız, eskisi gibi Kürtlerin istemlerini, özlemlerini bastırırız, örgütlülüğünü ezer, dağıtırız denilirse, bu aslında yüz yıldır Kürtlere karşı yürütülen savaşı sürdürmek anlamına gelir. Savaşın şiddetlendirilmesi anlamına gelir. Çatışmasızlık iyidir, ateşkes iyidir, savaşın durdurulması iyidir deniliyorsa, o zaman Kürt halkının bu seçimde ortaya koyduğu iradeye herkesin saygılı olması ve gereklerini yerine getirmesi gerekir.

Kurulacak koalisyonların böyle koalisyonlar olması gerekir. Eskinin tekrarının tek partiyle değil de koalisyonlarla sürdürülmesi biçiminde bir durum ortaya çıkarsa bu gerçekten bu seçim sonuçlarından hiçbir şey anlamamak, seçim sonuçlarının aksine bir tutum göstermek, Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin ortaya koyduğu iradeye saygılı olmamak, Kürt halkına ve demokrasi güçlerine savaş açmak anlamına gelir. Peki, halk yeni parlamentoya böyle bir rol vermiş midir? Vermemiştir. Çünkü HDP sadece Kürdistan'dan değil, Türkiye'nin bütün metropollerinden, Türkiye halklarının büyük çoğunluğunun yaşadığı İstanbul’dan, İzmir’den, Adana’dan, Mersin’den HDP'nin önemli düzeyde oy aldığı ortadadır. Altı milyon oy almış bir parti ve bunun ortaya koyduğu siyasi program görmezlikten gelinemez. Hele de Kürtlerin aile nüfuslarının fazla olduğu düşünülürse bu altı milyon en azından 12-15 arasındaki bir nüfusa tekabül etmektedir.  Peki, 15 milyon civarında halkın iradesine karşı mı gelinecektir? Demokrasiler bırakalım 15 milyonu, bir küçük toplumun bile iradesine saygılı olma rejimidir. Herhangi bir topluluk olur, nüfusu 6 milyon değil de 5 yüz bin olur, onların kendi kimliğiyle, kültürüyle, öz yönetimiyle yaşamasına saygılı olunur. Demokrasi budur; günümüzde demokrasinin pratikleşmesi esas olarak böyle olmaktadır. Demokrasi çoğunluğun dediğine herkesin uyması olduğu söylenirse bu demokrasi değildir. Bu, otoriter ve hegemonik bir yaklaşımdır. Bunun da Türkiye'nin sorunlarını çözmesi mümkün değildir. Bu açıdan yeni koalisyon tartışmaları, yeni hükümetlerin kesinlikle eskinin tekrarını bırakıp yeni bir yönetim anlayışını devreye sokması gerekir.

ERKEN SEÇİM OLSUN DEMEK BİZ BU HALKIN İRADESİNİ TANIMIYORUZ DEMEKTİR

Erken seçim olsun demek, biz bu halkın iradesini tanımıyoruz demektir. Kaldı ki, koalisyonlar kötü bir şey değildir. Türkiye gibi ülkelerde tek parti olmaktan daha iyidir. Koalisyonlar demek bir uzlaşma demektir; uzlaşma arayışı demektir. Farklı toplulukların iradesine saygı demektir. AKP ise ne yaptı geçmiş dönemde? Ben yüzde elli oy aldım dedi, kendi yüzde ellisinin hassasiyetlerini dikkate aldı, diğer yüzde elliyi dışladı. Tabii bunun demokrasi anlayışı, demokratik zihniyet olmadığı açıktır. Bu açıdan koalisyon olmak, farklı toplulukların taleplerini de anlamak, onların ne dediğine kulak vermektir. Türkiye zaten bugüne kadar böyle yaklaşmadığı için iç ve dış politikada tıkanmıştır. Hiçbir etnik ve dinsel topluluğu, sosyal grubu anlamamış; kendisi bir politika belirlemiş, herkese bunu dayatmıştır. Herkesi kendi düşündüğüne uymaya zorlamıştır. Uymayan üzerinde baskı kurmuştur. Koalisyonlar eğer doğru ele alınırsa demokratik zihniyetin ve demokratikleşmenin gelişmesine hizmet eder. Çünkü Türkiye'nin sorunu zaten farklılıklara tahammül edememesidir, tek tipçiliktir. Eğer tek tipçi anlayıştan, farklılıklara tahammül etmeyen anlayıştan uzak durulursa, bütün farklı toplulukların taleplerini dikkate almak için bir koalisyon kurulursa bu türlü koalisyonlar Türkiye'nin demokratikleşmesinin önünü sonuna kadar açabilir.

Erken seçim tartışmaları gerçekten erkendir; doğru değildir. Bu aslında AKP'nin bir projesi olabilir. AKP hep böyle, geçmişten beri beni tek başıma iktidar yapın, bana 300-400 milletvekili verin, bana padişah yetkisi verin, bana kral yetkisi verin, führer yetkisi verin önümde hiçbir engel tanımadan bu ülkeyi idare edeyim dedi. Tek başıma iktidar olmasam istikrarsızlık gelir dedi. Şimdi demokratik olmayan zihniyetle, egemen ve hegemon zihniyetle koalisyon kötüdür, farklı partilerin meclise girmesi kötüdür, o halde ben tek başıma iktidar olayım demektedir. Hatta tek başına iktidar olmak da yetmiyor, 400 milletvekilim olsun deniyor. Öyle ki, HDP yüzde 10 barajını aşmasaydı tek başıma iktidar olurdum diyerek nasıl bir karakterde olduğunu ortaya koymaktadır. Neredeyse, baraj yüzde kırk olsaydı diğerleri baraj altında kalır, 550 milletvekilini ben alır, tek başıma iktidar olurdum, bu memleketi ne güzel idare ederdim diyecektir. Tek parti döneminin iktidar anlayışına sahiptir. Erken seçim istemek, böyle bir anlayışın sonucudur. Bu anlayışın da Erdoğan’a ait olduğu bilinmektedir. Erdoğan bu süreçte ortaya çıkacak ya da bilinçli ortaya çıkarılacak sorunların tellallığı üzerinden “bakın kriz oluyor, bakın ölümler oluyor” üzerinden iktidar olmak istemektedir. Seçim sonrası Amed’te halka saldırılmasına göz yumulmasının nedeni de budur. Göz yumulmuştur, ölümlere yol açılmıştır, böylelikle bakın daha biz iktidardan düşmeden kriz oldu demektedir. Amed’te 9 Haziran’da halka saldırıldığı zaman başka bir hükümet yoktu, AKP Hükümeti vardı. AKP için iktidarda kalmak için her yol mubahtır. Seçimden önceki bombalama da bir AKP projesiydi. Ya bizzat yaptırmıştır, ya da bilerek önlememiştir. Yüzlerce ölü çıksın ve böylelikle seçim iptal etsin düşüncesinde olmuştur.

Tabii ki bu tür tekçi zihniyetler, sadece ben hakim olayım zihniyetleri erken seçim söylemlerinde bulunmaktadır. Onun yerine şunun söylenmesi gerekiyor; Türkiye'de Kürtler özgür ve demokratik yaşam istiyor. Halk bizim tek tipçi anlayışımızdan rahatsız oldu; otoriter zihniyetimizden rahatsız oldu, demokrasi istiyor, özgürlük istiyor diyerek bir araya gelebilmeli ve gerçekten bir Hükümet kurarak yol temizliği yapmalıdır. Yani Türkiye'de içeride ve dışarıda siyasal tıkanmaya yol açan bütün etkenleri, yani otoriter yasaları ortadan kaldırılmalıdır. Bir araya gelerek bu anayasanın artık çöktüğünü, yenisinin gerektiğini söyleyerek tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla anayasa yapımına başlanmalıdır. Artık kim Türkiye'de bir anayasanın var olduğundan söz edebilir. Bu seçimle birlikte Kenan Evren anayasası ölmüştür, mevcut anayasa ölmüştür. Mevcut anayasayla iş yapmak artık meşru değil, gayrimeşrudur. Meşruiyet toplumdan alınır, öyle masa başında imzalanarak alınmaz. Şu anda toplum o anayasanın meşru olmadığını ortaya koymuştur.

Bu açıdan erken seçim tartışmaları yerine bir kurucu meclis rolüyle Türkiye'nin sorunlarının çözümüne acilen talip olunması gerekir. Hegemonik zihniyet bırakılırsa mevcut meclis bileşimi ve koalisyonlar yeni anayasa yapımı açısından da sorunların çözümü açısından da bir şanstır. Bu yapılabilir mi, yapılabilir. Bunun önünde engel yoktur. Önündeki tek engel, eski zihniyeti, eski politik tarzı sürdürmektir. Eski politik tarzları sürdürmenin de halk tarafından kabul edilmediği ortaya çıkmıştır. AKP'nin yenilgisi bu anlama gelmektedir. Sorunları dillendiren, ama çözmeyen AKP hükümeti halktan bir şamar yemiştir.

 

MHP, çözüm süreci varsa biz yokuz, diyor. CHP ve HDP’nin koalisyon kurmaya sayısı yetmiyor. Peki, olası bir AKP-HDP koalisyonunu mümkün müdür?

MHP’nin çözüm süreci varsa biz yokuz demesi anlaşılırdır. Zaten geçmişten beri Kürt sorununun çözümüne karşıdır, şimdi de karşıdır. Ancak MHP de Türkiye'de Kürt sorunu çözülmeden Türkiye'de politika yapılamayacağını görüyordur. Bu seçimde Kürt halkı Kürt sorununun çözümü iradesini açıkça ortaya koymuştur. Bu durum karşısında MHP’nin yaklaşımı Türkiye'ye hizmet eden bir politika değildir. MHP bu yaklaşımıyla aslında Türkiye'ye kötülük, düşmanlık yapmaktadır. Artık mevcut seçimden, Kürt halkının iradesinden sonra Kürt sorununu çözümsüz bırakmak demek, Kürt halkına karşı savaş ve Türkiye'nin bölünmesine yol açmak demektir. MHP bu durumu görmeden politika yapabilir mi? Artık köprünün altından çok sular geçmiştir; eski çamlar bardak olmuştur. Artık Kürtler üzerinde yüz yıldır yürütülen politikayı sürdürmek mümkün değildir; bu politika çökmüştür. Kim bu politikayı yürütmek, sürdürmek isterse Türkiye düşmanlığı yapmış olur. Türkiye'ye kötülük yapmış olur. Bu açıdan da MHP Kürt halkının iradesini, demokrasi güçlerinin iradesini görmez, klasik eski yaklaşımlarda devam ederse Türkiye'ye en fazla kötülük yapan bir parti olarak tarihe geçecektir. Artık Kürt sorununun özel savaş yöntemleriyle de çözümünü engellemek mümkün değildir. AKP yıllardır bunu yaptı, ama bunun da sonuna gelindi. MHP gibi açık reddeden, çözüm politikası olmayan yaklaşımlar da, AKP gibi çözüm politikası olmayan, ama özel savaşla toplumu, halkı aldatarak çözümsüzlüğü sürdüren politikaların kendilerini sürdürmesi mümkün değildir. Her iki politika da iflas etmiştir, bunun görülmesi gerekir.

MHP’nin şu andaki tutumu Kürt karşıtı, Kürt sorununun çözümünü istemeyen bir politikadır. Bu, açıktan açığa Kürt halkına karşı bir savaş politikasıdır. Kürt halkı MHP’nin politikasını kabul edebilir mi? MHP farz edelim ki iktidara geldi, Devlet Bahçeli de Başbakan oldu, peki bu ne anlama gelir? Kürt halkına karşı savaş yürütmek anlamına gelir. Ben Kürtlerin taleplerini kabul edemem, Kürtlerin kendi kimliğiyle özgür ve demokratik yaşamını kabul edemem, öz yönetimini kabul edemem anlamına gelir. Herkes Türk’tür, hiç kimseye farklı bir şey tanınamaz, demokrasi de olsa, özgürlük de olsa Türk olunarak olacak, başka kimlikle olamaz demesi savaş anlamına gelecektir. Kuşkusuz MHP’nin içinde olduğu bir Hükümetle Kürt sorununu çözmek kolay değildir.

CHP ARTIK ESKİ KÜRT POLİTİKASINI SÜRDÜREMEZ

CHP ve HDP bir koalisyon kurabilirdi, ama buna güçleri yetmiyor. Özellikle CHP’nin eski ulusalcı zihniyetten belli düzeyde uzaklaşması, onların meclis bileşiminde eski gücünün olmaması, yine demokrasiden, özgürlükten söz eden, sol düşüncede olduğunu belirten güçlerin de varlığı CHP’nin Kürt sorununun çözümü konusunda eskisinden farklı pozitif bir rol oynamasını getirebilirdi. Çünkü CHP artık eski Kürt politikasını sürdüremez. Sürdürdüğü takdirde Türkiye'nin temel sorununa çözüm politikası olmayan bir parti olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da etkisiz kalır.

CHP ve HDP koalisyonuna sayının yetmediğini herkes de biliyor, CHP de biliyor, HDP de biliyor, AKP de biliyor, MHP de biliyor, halk da biliyor. Bir CHP-HDP koalisyonuna diğer partilerin destek vermeyeceği de açıktır. Peki, bu durum karşısında bir AKP-HDP koalisyonu mu olur denilirse. Bir AKP-HDP koalisyonunun olması da çok zordur. İmkansız düzeyinde bir zorluğu ifade etmektedir. Çünkü AKP'nin bugüne kadarki siyasi anlayışıyla, topluma bakışıyla, farklı etnik ve inanç topluluklarına bakışıyla, yine Kürt halkına yaklaşımıyla HDP’nin bir koalisyon kurması mümkün değildir. Çünkü seçimden önce AKP'nin esas düşüncesini ortaya koyan, AKP'de hakim olan Erdoğan, Kürt sorunu da yoktur, masa da yoktur, taraf da yoktur, izleme heyeti de yoktur, yoktur, yoktur diyerek bir Kürt politikası olmadığını ortaya koymuştur. Şimdiye kadar Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı çözüm süreci adı altında bir özel savaş yürüttüklerini, çözüm süreci dedikleri olgunun da ancak bir özel savaş aracı olarak kullanılabileceğini göstermişlerdir. Nitekim Dolmabahçe’de olduğu gibi bir ortak deklarasyon yayınlama ve somut adımlar atılma sürecine geldiğinde “böyle bir süreç yoktur” denilmiştir. Böyle bir hükümetle HDP’nin koalisyon yapması mümkün müdür? Mümkün değildir.

Kuşkusuz AKP demokratik zihniyette olsa, Kürt sorununu çözeceğini söylese, Alevilerin sorunlarını çözeceğini söylese, kadın sorununda doğru yaklaşım ortaya koyacağını söylese, bir bütün farklı etnik ve dinsel toplulukların sorunlarını çözeceğini, herkesin kendi kimliği ve kültürüyle özgür ve demokratik yaşama kavuşacağını ortaya koysa tabii ki AKP ile de bir koalisyon olabilir. Ama bu AKP zaten artık eski AKP olmaz, yeni bir zihniyet ve politikaya sahip AKP olur. Ama AKP'nin böyle olması mümkün müdür? Hem Erdoğan’da somutlaşan söylemleriyle, hem de seçim öncesi HDP'ye yönelik yaklaşımlarıyla, hem Önder Apo’ya, Kürt Özgürlük Hareketi'ne yaklaşımıyla ve seçim sonrası tutumlarıyla AKP Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünde rol alacak bir parti olmadığını açıkça göstermiştir. Bu açıdan sorun AKP ile şu güç koalisyon kuracak mı, CHP ile HDP koalisyon kuracak mı, AKP-MHP koalisyon kuracak mı, AKP-CHP koalisyon kuracak mı sorunu değildir. Bugün sorun, eski iktidar dönemlerindeki politikaları ya da mevcut anayasa ve yasalar ve zihniyet temelinde politikalar üretecek, yürütecek yeni bir Hükümet kurmak değildir. Zaten böyle bir Hükümetin yanında ne Kürt halkı, ne demokrasi güçleri sağında, solunda, çevresinde yer alabilir. Artık eski anayasa ve yasalarla, eski zihniyetle yürütülen bir Hükümeti halklar kabul etmez, halklar desteklemez. HDP de zaten bu tür hükümetlerin, koalisyonların içinde yer alamaz.

Kuşkusuz asgari müştereklerde buluşulabilir; herkes kendi programını dayatamaz, ama bugün Türkiye'nin asgari müştereği zaten demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüdür; Alevi sorununun çözümüdür. Türkiye'nin buna ihtiyacı vardır. Türkiye'de bir koalisyon, bir hükümet bu ihtiyacı karşılamazsa niye vardır denir. Türkiye'nin temel sorunlarında sözü olmayan, politikası olmayan bir hükümetin kuruluşu, Türkiye'nin ihtiyacına cevap vermeyen bir hükümetin kuruluşu eskinin sürdürülmesi olur ki, bunun da ne Kürt halkı tarafından ne de demokrasi güçleri tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.

Yüksek bir olasılıkla AKP ve CHP koalisyonu öne çıkıyor. Erdoğan ve Baykal görüşmesi de basında bu çerçevede yorumlanıyor. Siz bu görüşmeyi olası AKP-CHP koalisyonu olacak yorumlarına nasıl bakıyorsunuz?

Kuşkusuz AKP-CHP koalisyonu mümkündür. Aslında birinci ve ikinci partilerdir. Her ikisinin milletvekili sayısı hükümet kurmaya da yeter, tek başına anayasayı değiştirmeye de yeter. Bu açıdan eğer seçim sonuçları doğru okunur, Türkiye'nin temel sorunları doğru anlaşılır, Türkiye'nin mevcut sorunlarına çözüm olacak bir koalisyon olursa neden olmasın? Ama yok, eski politikaları sürdürme, bu temelde de Hükümet olmanın nimetlerinden yararlanma biçiminde bir koalisyon olursa AKP-CHP koalisyonu Türkiye'ye en büyük zarar verecek bir koalisyon haline gelebilir. Örneğin Erdoğan-Baykal görüşmesi oldu. Niye oldu? Neden oldu? Bu çok önemlidir. Bu sadece bir CHP-AKP koalisyonunun kurulması anlamına gelmiyor. Nasıl bir koalisyon kurulmak istendiğinin işareti oluyor. Böyle bir görüşme Türkiye'nin temel sorunlarını çözecek, Türkiye'yi demokratikleştirecek, Kürtlerin sorununu, Alevilerin sorununu, kadınların sorununu, gençlerin sorununu, emekçilerin sorununu çözecek bir koalisyonu hatırlatmıyor. Bu görüşme Türkiye halklarının hayrına bir koalisyonu öngörmüyor. Çünkü bu iki kişi ne böyle bir koalisyonu öngörecek zihniyettedir, ne de karakterdedir. Erdoğan ve Baykal’ın her ikisi kendilerine göre devletin ve milletin bekası, Türkiye'nin hassasiyetlerini gözeten bir hükümeti, bir siyasi düzeni konuşmuşlardır. Herhalde Erdoğan CHP’ye iç ve dış tehlikeleri anlatmıştır; Türkiye'nin milli menfaatlerinin şöyle şöyle olduğunu söylemiştir; eğer CHP ile AKP Türkiye'nin bu milli menfaatleri temelinde bir araya gelirse iyi olur demiştir. Bu da nedir? Kürtlere hak tanımama, Alevilerin sorunlarını çözmeme, emekçilerin sorunlarını çözmeme, Türkiye'nin diğer farklı ve etnik topluluklarını dışlamadır. Yani eskiden beri sürdürülen tekçi ulus-devlet anlayışını bu koalisyonla restore etme görüşmesi yapılmıştır. Bu ikilinin görüşmesinde hayırlı şeyler konuşulduğunu, hayırlı kararlara varıldığını düşünmek zordur.

Kuşkusuz bu görüşme bir AKP-CHP koalisyonunu yaratma temelinde yapılmıştır. Yoksa niye görüşülsün? Öyle sanıldığı gibi, söylenildiği gibi Baykal çok akildir, çok bilinçlidir, koalisyon deneyimleri vardır; Erdoğan da bundan akıl alacak, bunun için çağırmıştır demek, akla ziyandır. Erdoğan’ı tanıyan herkes Erdoğan’ın bunun için Baykal’ı çağırmayacağını, özellikle Baykal’ın ulusalcı ve devletçi karakterini bildiğinden kendisindeki o gerici, devletçi zihniyetle Baykal’ın o zihniyetinin buluşturularak aslında Türkiye'de otoriter hegemonik zihniyet nasıl sürdürülür, CHP-AKP koalisyonu bunda nasıl rol oynayabilir, bunu konuşmuşlardır. Bunun dışında şu bu konuşulmuş biçimindeki tüm sözler, söylemler safsatadır. Eğer Erdoğan’ın karakteri ve Baykal’ın karakteri düşünülürse, demokratikleşmeyle, özgürlüklerle ilgili hiçbir şey konuşulmadığı açıktır. Özellikle Erdoğan, bölgedeki Kürt halkının dinamik durumunu ortaya koyarak iç ve dış tehlikeler karşısında ortak tavır alınmasını istemiştir. Erdoğan’a göre de iç tehlike PKK’dir; dış tehlike PYD’dedir; bunlara karşı ortak tutum takınılması gerekmektedir. Bu açıdan biz Erdoğan’la Baykal’ın görüştüğü biçimde bir AKP-CHP koalisyonunun yanlış olacağını, Türkiye'yi daha tehlikeli yollara sürükleyebileceğini söyleyebiliriz.

 

HDP TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİNİ HEDEFLEMEYEN BİR KOALİSYONDA YER ALMAMALI

HDP'nin koalisyonda yer alma şartları sizce ne olmalı?

HDP'nin bir koalisyon hükümetinde yer alma şartlarını HDP belirler. Hatta şunu söyleyebiliriz, bu mecliste en büyük sorumluluk HDP’ye düşmektedir. Evet diğer partiler fazla oy almışlardır, ama Türkiye'nin yönünü nereye çevirmesi gerektiği konusunda HDP'ye verilen oyların önemi büyüktür. Bu açıdan HDP Türkiye'nin ihtiyaçlarına uygun bir programla ancak koalisyonda yer alabilir. Türkiye'nin ihtiyacı da demokratikleşme ve Türkiye'nin diğer tüm sorunlarının çözümüdür. Bu açıdan demokratikleşmeyi hedeflemeyen, Türkiye'nin diğer sorunlarının çözülmesini hedeflemeyen bir Hükümette HDP’nin yer almasının anlamı yoktur. Çünkü HDP Türkiye'nin imkanlarının üstüne konmak isteyen, yandaşlarına ekonomik, siyasal, sosyal rant sağlayan bir parti değildir. HDP, kendi zihniyet ve felsefesine uygun olmayan bir işin içinde olamaz. Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşmesini ve Kürt sorununun çözümünü müzakereler, Önder Apo'nun özgürlüğü temelinde ele almayan, yaklaşmayan bir Hükümette HDP'nin yer alması herhangi bir fayda getirmez.

Şu açıktır, Türkiye'de bir uzlaşma olacaktır, ama bu uzlaşma AKP'nin, CHP’nin ya da MHP’nin öngördüğü politikaları kabul etme, onlara büyük tavizler verme biçiminde olamaz. Onların hepsinin HDP'ye büyük tavizler vermesi gerekmektedir. Esas taviz vermesi gerekenler, Türkiye'nin ihtiyacı temelinde CHP’dir, AKP’dir, MHP’dir. Çünkü Türkiye'nin siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik ihtiyacı çok farklıdır. Mevcut seçim eski sistemi sürdürün dememiştir. AKP’yi baraj altında tutarak, HDP’ye oy vererek Türkiye'nin yeni doğrultusunun ne olması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu açıdan hiç kimse HDP’nin 80 milletvekili var, diğer partilerden daha az oy almış diyerek HDP bize yedeklensin, bizim kuyruğumuza takılsın diyemez, denilemez. Çünkü HDP'nin ortaya koyduğu bir program vardır; seçim bildirgesi vardır.

Kuşkusuz belirli uzlaşmalar, tavizler olabilir; ama HDP açısından uzlaşma, taviz fazla olamaz, sınırları belli olur. Çünkü Türkiye'nin mevcut ihtiyacını karşılayacak bir demokratikleşme programı şarttır. Demokratik temelde sorunların çözümü şarttır. HDP'ye bunun için oy verilmiştir. Bu bakımdan HDP eski siyasetin, eski politikanın devamı olacak hiçbir koalisyon hükümeti içinde yer alamaz. Ancak demokratikleşme doğrultusunda gerçekten bir Hükümet kurulursa, böyle bir programı olan, böyle bir programla koalisyon kuran bir Hükümet oluşursa HDP yer alır. Belki MHP’nin olduğu bir koalisyonda bunu yaratmak mümkün değildir, ama diğer bütün seçeneklerde HDP'nin taleplerini karşılayacak bir yaklaşım ortaya çıkabilir. Burada bir AKP-HDP koalisyonundan söz etmiyoruz. Gerçekten daha geniş yelpazede, bütün demokrasi güçlerini arkasına alan ve tamamen demokratikleşmeyi hedefleyen bir koalisyon olabilir. Bu nasıl olur? Nasıl yaratılır? Bu da tabii HDP'nin ferasetine kalmış bir durumdur. Ama tabii ki belirli ilkeler vardır, bu ilkeleri savunarak oy almıştır. Ancak şimdiye kadarki tutumlarına bakıldığında mevcut partiler içinde böyle bir koalisyonun çıkması çok zor görünüyor. 

HDP’nin barajı aşması, yüzde 13 (belki daha fazla oy almıştır, düşürülmüştür) oy alması sadece meydanlardaki güzel konuşmalarla olmamıştır. Hitabet yeteneğiyle olmamıştır. Sadece adayların görüntüsü ve vizyonuyla olmamıştır. Özellikle HDK-HDP gibi bir parti söz konusu olduğunda o partinin söylediklerine oy verilmiştir, programına oy verilmiştir, seçim bildirgesine oy verilmiştir, ilkelerine oy verilmiştir. Bu açıdan da HDP'nin bir koalisyon içinde yer alma koşulları da o çerçevede olur. Özcesi HDP tabii ki herhangi bir partiyle koalisyon yapabilir. Programının tümünü olmasa da Türkiye'nin demokratikleşmesi ve başta Kürt sorunu olmak üzere diğer sorunları asgari düzeyde çözecek bir Hükümet programı olursa yok diyemez. HDP'nin meydanlarda söyledikleri bellidir. Demokrasi demiştir, özgürlük demiştir, yolsuzlukla mücadele demiştir, emekçilerin hakkı demiştir, kadınların hakkı demiştir, dış politikada demokratik yaklaşımın ortaya konulması gereğinden söz etmiştir. İçeride ve dışarda savaş değil, içeride de demokratikleşme, dışarıda da demokratik ilkeler, özgürlük ilkeleri temelinde politika yürütebileceğini ortaya koymuştur. Bu da HDP'nin bir koalisyonda hangi ilkeler çerçevesinde yer alacağını ortaya koymaktadır.

HDP'nin eğer ilkelerimize uygun olursa CHP-AKP koalisyonuna destek veririz demesi ne anlama gelmektedir?

Bu anlaşılır bir açıklamadır. HDP’nin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümüyle ilgili hassasiyetleri var. Böyle bir hedefe MHP’nin içinde olduğu bir koalisyonla ulaşılması, böyle bir koalisyon temelinde demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünün sağlanması mümkün değildir. MHP zaten tavrını açıklamıştır. Bu açıdan HDP başından itibaren bu iki parti yüksek oy aldı, bunlar koalisyonu denesinler, açıklaması yaptı. HDP kendi ilkeleri doğrultusunda kim hükümet olursa ona destek verebilir. Hatta kendi ilkeleri doğrultusunda kim gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde Kürt sorununun çözümü, Alevilerin sorununun çözümü, başka toplumsal sorunların çözümünü kabul ederse onla koalisyon bile kurabilir. Ancak mevcut durumda HDP’nin böyle bir koalisyon kurma ihtimali yok. CHP ile zaten sayıları yetmiyor. Belki CHP’nin son dönemlerde yaşadığı değişiklikler çerçevesinde Kürt sorununun çözümü konusunda bir gelişme sağlanabilirdi, ama bu mümkün değil. Belki bir CHP-AKP koalisyonunda hem HDP’nin parlamentodaki güçlü varlığı hem de CHP’nin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde HDP ile dayanışma içinde tutarlı bir adım atması AKP'yi Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü konusunda adım atacak bir noktaya getirilebilir. Sadece iki partinin bir araya gelmesini ifade eden bir CHP-AKP koalisyonu da AKP'nin demokratikleşme için adım atmasını sağlayamaz. AKP'nin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde adım atmayacağı belli olmuştur. HDP ve CHP demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda ortak bir tutuma girebilirlerse, demokratikleşme konusunda dayanışma içinde Türkiye'nin tüm demokrasi güçlerini harekete geçirebilirlerse, sadece bu durumda belki AKP'ye bir adım attırabilirler. Yoksa sadece CHP ile AKP’nin yan yana gelmesi hiçbir olumlu sonuç doğurmaz. Hatta toplumları aldatan ve tehlikeli sonuçlar ortaya çıkaran bir koalisyon olarak tarihe geçer. Dolayısıyla demokratikleşme hedefi olmayan böyle bir koalisyonun desteklenmesi de, içinde yer alınması da Türkiye'ye hayır getirmez. 

AKP’nin mevcut durumda Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme gibi bir kaygısı yok. Zaten tek başına Hükümet olsaydı demokratikleşme gibi bir kaygısı olması bir yana, demokrasi güçlerine ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir saldırı başlatacaktı, ama seçim sonuçları buna engel oldu. Öte yandan tek başına bir partinin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünde adım atması mümkün değildir. AKP’nin geçmişte demokratikleşme ve Kürt sorununda samimi olmamasının nedeni başta CHP olmak üzere diğer partileri katmamasıdır. AKP samimi olsaydı en başta da CHP’yle diyalog kurardı, ilişki kurardı ve bu temelde Türkiye’nin en temel sorunlarının çözümü için adım atmaya çalışırdı. Ama bırakalım diyalog kurmayı, İmralı’da ve diğer platformlarda yapılan görüşmeleri tümüyle kamuoyuna kapatan bir yaklaşım içinde oldu. Bu durumu Önder Apo da, Hareketimiz de hiçbir zaman kabul etmedi. Önder Apo defalarca sürece CHP’nin de katılmasını istedi, ama AKP böyle bir yola girmedi. Bu durum, AKP'nin bir çözüm niyeti olmadığını ortaya koyuyordu. Ama Önder Apo o koşullarda AKP’yle tümden diyalogu bırakan yaklaşım içinde olmadı. AKP iktidar olduğu için çatışmasızlık ortamında çok zayıf bir ihtimal de olsa AKP’ye adım attırmak istedi. Ancak AKP’nin böyle bir zihniyeti olmadığı için adım atmadı. Zaten Önder Apo ve Hareketimiz de sadece AKP adım atar diye çatışmasızlık içine girmedi. Bu ortamda Türkiye toplumunu, siyasilerini ve devleti çözüme hazırlama esas alındı.

Bir CHP-AKP-HDP koalisyonu eğer AKP ders almışsa, otoriterliğinden vazgeçip demokratikleşme eğilimi içine girebilirse, yine Kürt sorununun çözümünde şimdiye kadarki politikanın yanlışlığını görüp bundan vazgeçerse CHP’yle HDP’nin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusundaki ısrarı ya da bu yönlü ortak tutumu Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda samimi ve ilkeli ilişkiler içine girmeleri belki AKP’yi demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü çizgisine getirebilir. Bu olur mu, olmaz mı ayrı bir konu. Zaten HDP “ilkelerimiz kabul edilirse” demiştir ve HDP’nin ilkeleri de bellidir. Bunlar, tahkim edilmiş ateşkestir, Kürt Özgürlük Hareketi sabırlı ve politik davranarak çatışma içine girmiyor. Yoksa ortada bir ateşkes yoktur. Kuşkusuz bir müzakere olacaksa bunun Kürt Özgürlük Hareketi ve Önder Apo’yla olması gerekir. Önder Apo baş müzakerecidir. Koalisyon böyle bir yaklaşım gösterirse elbette HDP içinde de yer alabilir, dıştan da destekleyebilir.

Biz demokratikleşme derken sadece Kürt sorununun çözümünden söz etmiyoruz. Demokratikleşme bir bütündür. Alevilerin, kadınların, gençlerin, Süryanilerin, Êzîdîlerin, emekçilerin sorununun çözümünü hedeflemeyen bir hükümet Kürt sorununu da çözemez. Kürt sorununu demokratikleşme temelinde çözme kararı alırsa o zaman diğer tüm sorunları da çözmesi gerekir. Bu açıdan HDP’nin gerçek anlamda bir demokratik program ortaya koyar ve asgari programına uygun olursa hem koalisyona katılabilir hem de bir koalisyonu destekleyebilir. Bunlar siyasetin doğası gereğidir. Ama eskiyi sürdüren bir koalisyonu kim kurarsa kursun ne destekleyebilir ne de içine girebilir. Artık eski aşılmıştır. Kürt sorununun çözümü konusunda da AKP’nin oyalama politikaları sürdürülemez. Çözüm sürecinden söz edilecekse yeni bir sürecin başlaması lazım. Bu da Meclisin de devreye girdiği, Önder Apo’yla müzakerenin olduğu tahkim edilmiş bir çatışmasızlık ortamında olabilir. Yoksa eskisi gibi heyetlerin geldiği-gittiği, herhangi bir adımın atılmadığı, toplumun hep beklenti içinde tutulduğu dönem kapanmıştır. Kimse bir daha bunu tekrar edemez.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı olarak 12 Haziran’da yaptığınız yazılı açıklamada, ”Çözüm süreci kaldığı yerden ve eski biçimiyle devam edemeyecek” diyorsunuz... Ve aynı açıklamada Kürt sorununun çözümü için atılması gereken üç adımı ortaya koyuyorsunuz. “1) Önder Apo’nun özgürlüğü başta olmak üzere müzakere koşullarının hazırlanması. 2) Müzakere temelinde Meclis’in devreye girmesi. C )Tahkim edilmiş ve tarafların karşılıklı uyacağı bir çatışmasızlık.” Bu şartların yerine getirilmesi için ön gördüğünüz bir süre var mı?

Kuşkusuz bu şartların yerine getirilmesi için makul bir sürenin olması gerekir. Eğer bunlar makul bir süre içinde yerine getirilmese o zaman çözümsüzlük ortamında gerilim, çatışma gündeme gelebilir. Bu açıdan her şeyden önce eğer gerçekten müzakere yapılacaksa ve Önder Apo bu müzakereleri özgür koşullarda yapacaksa, Meclis devreye girecekse en başta da tahkim edilmiş bir ateşkesin yapılması gerekir. Şu anda bir ateşkes yoktur. Türk devleti 2013 Newroz’undan önce fiili olarak yürüttüğümüz, Newroz’da da resmi olarak ilan ettiğimiz ateşkese uymamıştır. Ateşkes demek tarafların kendi pozisyonunda kalması, kendi pozisyonlarını güçlendirmeden diyalog ve müzakereye girmesi demektir. Ateşkes eski deyimle mütarekedir. Mütarekede herkes kendi konumunda bulunur. Biri diğerine karşı avantaj elde etmez. Ama Türk devleti bu kurala hiçbir biçimde uymamıştır. Yeni karakollar yapmıştır, askeri amaçlı yollar ve barajlar yapmıştır, bir savaş hazırlığı olması açısından sürekli keşifler yapmıştır,  gerillanın bulunduğu alanlara sürekli saldırılar yapmıştır. Top atışlarıyla, uzun menzilli toplarla sürekli gerilla alanlarına saldırmıştır. Yine birçok yerde gerillanın hareketini daraltan, bir savaş durumunda gerillaya darbe vurmayı amaçlayan her türlü hazırlığı yapmıştır. Bu yönlü tutumlarıyla ateşkese kesinlikle uymamıştır. Ateşkesi bu anlamda bitirmiştir. Sadece gerillaya karşı değil, topluma karşı da aynı saldırganlığı yürütmüştür. Ateşkes demek siyasi soykırım operasyonların durdurulması demektir. Sadece dağlarda değil, şehirlerde Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi için girişimlerde bulunmaması demektir. Yine özel savaş yöntemlerini bırakması gerekiyordu. Ama Türk devleti bunların hiçbirisine uymamıştır. Saldırıları sürdürmüş, özel savaşı sürdürmüş, toplumun en doğal demokratik haklarını kullandığı mitinglere saldırmış, insanlara katletmiş ve yaralamıştır. Bütün bunlar Türk devletinin ateşkese uymadığını göstermektedir. Dolayısıyla mevcut durumda ateşkesten söz etmek mümkün değildir.

Sadece Bakurê Kürdistan’da değil Rojava’da ve Kürdistan’ın başka alanlarında da Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı tam bir savaş yürütmüştür. Rojava’da ve tüm Ortadoğu'da IŞİD’i desteklemiştir. Önder Apo’nun çizgisinin ve Özgürlük Hareketi’nin ideolojik yaklaşımlarını benimseyen Rojava Devrimi’ne karşı sürekli bir savaş halinde olmuştur. Savaşı Rojava’ya götürmüştür. Rojava’da sürekli ölümlerin olduğu bir savaş içinde olmuştur. IŞİD’in Rojava Devrimine bu kadar saldırması, Kobanê’ye saldırıp yakıp yıkması Türkiye desteğinde gerçekleşmiştir. Her gün neredeyse 5-10 cenaze Bakurê Kürdistan’a gitmektedir. Bu savaşın durdurulması değildir. Her gün kendi vatandaşlarından 5-10 cenaze kaldırılıyor, ama kılını kıpırdatmıyor. Böyle bir ateşkes olur mu? Bu açıdan kesinlikle tahkim edilmiş bir ateşkes şarttır. Yoksa mevcut gerilim, Türk devletinin politikaları her an savaşı yeniden şiddetlendirecek bir potansiyel taşımaktadır. Bu açıdan böyle bir durumun ortaya çıkmasını engellemek ve müzakereyi yürütebilmek açısından Türk devletinin de uyacağı tahkim edilmiş bir ateşkes gerekmektedir.

Çözüm süreci denen olgu açısından ise artık eski süreç bitmiştir. Önder Apo ve Hareketimiz yıllarca Türk devletinin yetkilileriyle, Hükümetin görevlendirdiği yetkililerle görüşmeler yapmıştır, diyalog yapmıştır. Konuşulmayan bir şey kalmamıştır. Oslo’da da İmralı’da da her şey konuşulmuştur. Bu görüşme ve diyaloglarla çözüm süreci için adım attırmak istemiştir, ama hiçbir adım atılmamıştır. Hareketimizin sürdürdüğü tek taraflı çatışmasızlık dışında çözüm süreci adına hiçbir şey yoktur. Bu görüşmeler Hükümet açısından esas olarak beklentiler yaratarak, zaman kazanıp oyalayarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim 2008’den bu yana hiçbir adım atılmamıştır. Böyle bir çözüm süreci olabilir mi?

Bu açıdan görüşme, diyalogla zaman kaybetme dönemi geçmiştir. Artık eski tekrarlanamaz. Çünkü Erdoğan’ın 5 Mart’taki yaklaşımıyla bizim açımızdan da süreci bitirmiştir. Erdoğan ve AKP Hükümeti açısından bir çözüm süreci olmamıştır. Ancak biz sabrederek süreci bitirme yerine şans tanıdık. AKP Hükümetini çözüm sürecine sokmak istedik. Önderlik de böyle yaptı. En sonunda 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de bir deklarasyon imzalandı. Artık yıllardır yürütülen zaman kazanma politikası son buldu, müzakereye başlanacak, çözüm için adımlar atılacak, derken Erdoğan, daha doğrusu devlet müdahale etti, “böyle bir çözüm süreci olamaz” dedi. Bunların Önder Apo’yu meşrulaştıracağını söyledi. Baş müzakereci meşru görülmezse nasıl müzakere yapılacak ve çözüm üretilecektir? Bu bile AKP hükümetinin bir çözüm politikasının olmadığını ortaya koymuştur. Aynı şeyin bizim için tekrar edilmesi bile bile AKP’nin zaman kazanma, beklenti yaratma, oyalama politikasına göz yummak anlamına gelir. Bizim bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Artık eskisi gibi süreci yürütmek ne Kürt halkının ne de Türkiye halklarının çıkarınadır. Bu açıdan kesinlikle Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapması gerekir ve bu müzakerenin de şeffaf olması gerekir. Bütün partilerle, sivil toplum örgütleriyle, aydınlarla, yazarlarla, gruplarla herkesle görüşmesi gerekir. Yoksa nasıl sağlıklı bir müzakere olacak?

Hükümet her türlü görüşmeyi yapacak, görüş alışverişi yapacak, bilgi alacak, kendi kurullarını toplayacak, dünyadaki bütün gelişmeleri değerlendirecek, ama baş müzakereci olarak Önder Apo, Hükümet’in keyfine göre ayda bir görüşme yapacak! Ailesiyle görüşme yapamayacak, avukatlarının görüşmelerin engellendiği koşullarda müzakere olacak! Böyle müzakere olabilir mi? Müzakere eşit koşullarda olur. Önderliğin rehin tutulduğu koşullarda Önder Apo nasıl müzakere yapsın? Önder Apo’dan böyle koşullarda sağlıklı müzakere yapmasını beklemek haksızlık olur. Dolayısıyla Önder Apo’ya da her türlü özgür müzakere koşulları hazırlamak gerekiyor.

Önder Apo’nun özgür koşullarda müzakere yapmadığı bir görüşmeyi kesinlikle bir çözüm süreci olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Önder Apo da böyle bir çözüm sürecini kabul etmiyor. Kendi yanına gidildiğinde görüşmeyi reddedecek de değildir. Görüşlerini söyleyecektir. Ama bununla bir sonuç çıkmıyor. Nitekim yıllardır bir sonuç çıkmamıştır. Önder Apo’nun, baş müzakerecinin özgür koşullarda, müzakere etmediği bir yerde sonuç çıkması mümkün değildir. Daha doğrusu Önder Apo’yla özgür koşullarda diyalog ve müzakere etmeyen bir siyasal zihniyet zaten çözüm konusunda samimi değildir. Önder Apo’ya, baş müzakereciye böyle yaklaşan bir Hükümet’in, siyasi partinin çözüm sürecinde samimi olduğu düşünülemez.

ARTIK MÜZAKERE YAPILACAKSA ÖZGÜR ORTAMDA YAPILMASI ŞARTTIR

Kuşkusuz bazı diyaloglar, görüşmeler eski koşullarda yapılabilirdi, yapılmıştır da. Ama artık müzakere yapılacaksa, o zaman özgürlük ortamında müzakerenin yapılması şarttır. Bu, siyasetin de gereğidir, vicdanın da gereğidir, ahlakın da gereğidir. Başka türlü olması düşünülemez. Öte yandan bütün toplumun müzakere sürecine katılması gerekir, bütün toplumla görüş alışverişinin olması gerekir. Ama toplum bir şeye katılmıyor, toplum bilgi sahibi değil. Bu konuda çeşitli partilerin yaptığı eleştiriler haklıdır. Kuşkusuz belki bazı konular hemen olgunlaşmadan kamuoyuna yansıtılamaz, ama belli bir şeffaflığı olur, sürecin genel olarak bilinmesi olur. Diyalog ve müzakere hangi noktadadır, nasıl tartışılıyor, yöntem nedir, neler yapılıyor bunların kamuoyu tarafından bilinmesi gerekiyor.

Öte yandan Önder Apo hep müzakerenin özgür koşullarda yapılmasını istediği gibi, bir sekreterya oluşmasını da istedi. Önder Apo'nun olsun dediği sekreterya cezaevine gidecek iki katip olarak anlaşılmamalıdır. Sekerteryasının dışarıda da her türlü ilişkiyi özgürce kuracağı, tartışacağı bir biçimde olması gerekir. Kaldı ki İmralı’ya bile yardımcı olacak bir iki kişi gönderilmemiştir. İmralı’daki tutsaklara da böyle bir rol bir imkan da sağlanmamıştır. Öte yandan CHP gibi bir ana muhalefet partisinin katılması lazım. Ana muhalefet partisinin katılmadığı bir yerde Kürt sorunu gibi temel sorunlar çözülebilir mi, çözülemez. Zaten AKP'nin Kürt sorununda samimi olup olmadığı, daha geniş çevreleri katıp katmamasına bakarak anlaşılabilir. AKP'nin samimiyetinin düzeyini bu temelde ölçmek yanlış değildir.

Öte yandan bu sorun büyük bir sorundur, bir devlet politikası olarak gündeme gelmiştir. Devlet politikası olarak şimdiye kadar inkar ve asimilasyon, yok etme politikası izlenmiştir. Bu açıdan meclisin devreye girmesi gerekir. Meclisin iradesi ortaya konulmadan nasıl çözüm olacaktır? Bu açıdan Önder Apo defalarca kendisinin meclisle birlikte çalışmasını istemiştir. Meclis komisyonlarında kendisinin de konuşması gerektiğini söylemiştir. CHP de hep meclisin devreye girmesini istemiştir. Bizce CHP’nin bu isteği doğrudur. Ama Apo olmasın, PKK olmasın, sadece mecliste konuşalım demek de doğru değildir. Mecliste konuşulmalıdır tabii. HDP Kürt sorununun çözümüne mecliste destek sunacak bir parti konumundadır. Ama bu mücadelenin merkezinde Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi vardır, bunu da kabul etmek gerekir. Kürt sorununun çözümünü gündeme sokan bu Harekettir. Bu Hareketin de dikkate alınması ve muhatap olması gerekir. Bu açıdan muhatabı Önder Apo’dur, Kürt Özgürlük Hareketi ve HDP başta olmak üzere Türkiye’nin demokrasi güçleridir. Çünkü Kürt sorunu aynı zamanda bir demokratikleşme sorundur. Kürt sorunu ile demokratikleşme iç içedir. Demokratikleşme olmadan Kürt sorunu çözülemez. Demokratikleşme olmadan Kürt sorununun çözümü güvencede olamaz. Şöyle bir şey olamaz; Türk devleti otoriter olacak, hükümeti otoriter olacak, ama Kürt sorunu çözülecek! Böyle bir şey olamaz. Bazıları diyor Kürtlerle AKP anlaşacak da diğer alanlarda sorunlar çözülmeyecek, bu yaklaşım yanlıştır. Bu yaklaşım ne siyasetin diyalektiğinden, ne Türkiye gerçeğinden bir şey anlamaktır. Kürt sorununu çözecek bir devletin, hükümetin demokratik olması gerekir, bütün alanlarda demokratikleşme yapması gerekir. Esas olan demokratikleşmedir. Kürt sorunu da bu demokratikleşme içinde çözülecek bir sorundur. Yoksa bir hükümet ya da devlet demokratikleşmeyecek, ama Kürt sorunu çözülecek! Kürt sorununun karakteri, Ortadoğu'daki sorunların çözümünün karakteri demokratikleşme dışında çözümleri ortaya çıkmaz. Bunu herkesin bilmesi gerekir.

DEMOKRATİKLEŞME OLMADAN KÜRT SORUNU ÇÖZÜLEMEZ

Türkiye'nin başka sorunlarını çözecek bir demokratikleşme olmadan da Kürt sorunu çözülemez. Böyle bir çözüm Kürtleri aldatmak anlamına gelir. Bu kadar açıktır. Bu açıdan Kürt sorunu çözülecek, diğer sorunlar ortada kalacak, Kürtlerle anlaşılacak, diğer demokratikleşme sorunları bir tarafa bırakılacak söylemleri bir safsatadır, demagojidir. Kaldı ki Kürt Özgürlük Hareketi'nin karakteri bellidir. Kürt Özgürlük Hareketi demokratik sosyalist bir harekettir, Türkiye'nin demokratikleşmesini de esas almaktadır. Çünkü Türkiye'nin demokratikleşmesi gerçekleşmeden Kürt sorununun çözümünü güvenceye almak mümkün değildir. Bu açıdan Önder Apo'nun on başlıkta Hükümete kabul ettirdiği Dolmabahçe’de okunan program esas olarak Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözüm politikasıdır. Ama AKP'nin karakteri demokratik olmadığı için hemen derhal reddetmiştir. Anlaşılmıştır ki hükümet Dolmabahçe’de otururken Kürt sorununun çözümü için değil de oyalamak, aldatmak, seçimden önce kendi pozisyonunu güçlendirmek istemiştir. Ama Dolmabahçe ile bir müzakere kulvarına girileceği için hükümet ve devlet müdahale etmiştir. Gerçekliğin böyle görülmesi gerekir.

Bu açıdan biz meclis’in de devreye girmediği, sadece İmralı’da ya da başka yerde yapılacak görüşmelerle bu sorunun çözülmeyeceğini düşünüyoruz. CHP’nin de dediği gibi meclisin devreye girmesi gerekiyor. Ama CHP bu konuda görüşlerini daha olgun hale getirmelidir. Çözüm yerinin meclis olduğu doğrudur, ama İmralı muhatap alınmadan, Kürt Özgürlük Hareketi muhatap alınmadan da bu sorunun çözülmeyeceğinin bilinmesi gerekir. Kırk yıllık mücadelenin doğası, yüz yıllık Kürt sorunu gerçeği böyle bir yaklaşımı gerektiriyor. Bu yaklaşım gösterilmeden de gerçekçi olunamaz. Bu defa da AKP'nin oyalama ve aldatma politikasının başka bir biçimi CHP şahsında ortaya çıkar. Bunların da tıkanma, çözümsüzlük, Türkiye'ye zaman kaybettirmekten başka bir anlama gelmeyeceği açıktır.

Şayet bu şartlar yerine getirilmezse Hareketinizin tutumu ne olacak?

Bu şartların yerine getirilmesi gerekiyor; çünkü kırk yıldır süren bir savaş var. Kürt sorununun çözümsüz kalması Türkiye'yi hem içeride hem de bölgede zor durumda bırakıyor. Kürt karşıtlığı üzerine, Kürt sorununun çözümsüzlüğü üzerine bir Türkiye politikası sadece içeride değil, bölgede de sıkıntılar yaratıyor. Şu anda Türk devletinin Ortadoğu'da izlediği yanlış politikalar Kürt karşıtlığı üzerinden çıkmaktadır. Kürt karşıtlığı üzerinden politika üretince hiçbir siyasi dengeyi gözetmiyor, hiçbir sosyal dengeyi gözetmiyor. Körü körüne Kürt karşıtlığı üzerinden yürütülen politikalar sonunda Türkiye'ye çok olumsuz bir biçimde dönüyor. Türkiye bundan kaybediyor. Çünkü iç ve dış politikada her şeyi Kürt karşıtlığı üzerine kurarsanız, bunun yaratacağı sonuç krizdir, kaostur, kaybetmedir. Nitekim Türk devleti Kürt sorununu çözemediği için amiyane deyimle bir türlü iflah olmuyor. Bu açıdan Türk devletinin geleceği, Türkiye toplumunun özgür ve demokratik temelde barış ve istikrar içinde yaşayacağı bir gelecek ancak Kürt sorununu çözmekle mümkün olur. Bu da Önder Apo'nun özgürlüğü temelinde sağlıklı bir müzakere ve bu müzakerenin meclise taşınmasıyla gerçekleşir.

Bu makul şartların yerine gelmemesi demek, Kürt sorununda eski politikaları sürdürmek ve çözümsüzlükte ısrar etmek anlamına gelir. Bunlar çözüm koşullarıdır. Eğer çözüm koşulları olmayacaksa çözüm nasıl gerçekleşecek? Herhalde çatışmasızlığın olmadığı ortamda çözüm sürecinden söz edilemez, müzakereden söz edilemez. Bu bakımdan tahkim edilmiş ateşkesi istemek kadar doğru ve samimi bir yaklaşım olamaz. Bu, Özgürlük Hareketi olarak çözüm konusundaki samimiyetimizi ve ısrarımızı ortaya koyar. Öte yandan Önder Apo'nun özgürlüğü sağlanmadan çözüm nasıl olacak? Önder Apo'ya mevcut yaklaşım gerilimi zaten süreklileştiriyor. Kürt halkının Önder Apo'ya ne kadar bağlı olduğu ortadadır. Son seçimde bile Kürtlerin ezici çoğunluğunun HDP’ye oy vermesinin nedeni, Önderliğin demokratik ulus projesidir. Demokratikleşme temelinde Kürt sorununun çözümü isteniyor. Bu da ancak Önder Apo'nun özgürlüğüyle olabilir. Baş müzakereciye bugünkü gibi yaklaşılabilir mi? Bir halkın benim siyasi önderim dediği bir kişi böyle rehin tutulabilir mi? Bu açıdan bu koşulların yerine gelmesi lazım. Yoksa gerilim demektir, gerilim de çatışma ortaya çıkarır. Bu, Türkiye'nin geleceğini karartmaktır. Ortadoğu'da ağır sorunların yaşandığı bir dönemde Türkiye Kürt sorununu çözemediği için sürekli bir kriz yaşadığı bir dönemde artık herkesin makul yaklaşarak, doğru yaklaşarak bu sorunu çözme basiretini ortaya koyması gerekiyor. Bu yapılmazsa Türkiye'de nasıl barış olacak, nasıl istikrar olacak? 30-40 yıldır çatışarak bir yere varılamayacağı görüldü. Artık Kürtleri tümden ezmek, susturmak mümkün müdür?

Kürtler artık bütün Kürdistan parçalarında büyük bir uyanışa geçmişlerdir. Bu bakımdan doğru yaklaşım, doğru politika bölgede sınırlara dokunmadan demokratikleşme temelinde sorunların çözümüdür. Önder Apo bu yaklaşımı ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, bütün halkların çıkarına olan bir yaklaşımdır. Artık ulus-devlet temelinde diğer farklı kültürleri eritme, yok etme zamanı geçmiştir. Bu açıdan Hareketimizin ortaya koyduğu bu koşullar sağlanarak müzakerenin geliştirilmesi ve Meclisin devreye girerek artık bu sorunu çözerek Türkiye'yi kalıcı bir barışa ve istikrara kavuşturması gerekir. Türkiye toplumu da bunu beklemektedir. Türkiye toplumu gerçekten Kürt sorununun çözümünü istemektedir; Kürtler Kürt sorununun çözümünü istemektedir. AKP Hükümeti niye kaybetti? Birincisi, Kürt sorununun çözümünde samimi olmadığı için Kürtlerin oyunu kaybetti, ikincisi de demokratikleşmediği için. Demokratikleşmemesi de Kürt sorununun çözümünde politikası olmadığı içindir. O zaman bu iki konuda AKP'nin izlediği yanlış politikaların bırakılması gerekir. Demokratikleşme temelinde Kürt sorununun çözümünü sağlayacak adımların derhal atılması gerekir.

Geçtiğiniz dönemde CHP ortaya koyduğu Kürt sorununun çözümü için yapılan görüşmeler şeffaf olmalı ve Meclis devreye girmeli yaklaşımını, açıklamalarını doğru bulduğunuzu belirttiniz. Yeni Meclis aritmetiğini göz önünde bulundurarak sormak istiyoruz, CHP Kürt sorununun çözümüne ne gibi bir katkı sunabilir?

Kuşkusuz görüşmelerin şeffaf olması ve meclisin devreye girmesi doğru bir talepti, ama İmralı olmaz yaklaşımı kabul edilemez. Önder Apo'yu dışlayan hiçbir çözüm süreci gerçekleşemez. Çünkü Kürt halkı bu Önderlik için siyasi irademdir demiştir; Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkının siyasi güçleri Önder Apo'yu baş müzakereci olarak belirlemiştir. Bu açıdan Önder Apo'nun dışlandığı hiçbir müzakere de sonuç alamaz. Önder Apo'yu muhatap alan bir temelde müzakerelerin şeffaf olması ve meclisin devreye girmesi tabii ki çözümü kolaylaştıracak. Çözüm için gerekli doğru yöntem budur.

CHP’nin çok önceden Kürt sorununun çözümü konusunda devreye girmesi gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu partisidir. Kurucu partinin artık Kürt halkının iradesi tanınmadan, Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamı tanınmadan Türkiye'nin demokratik birliğinin sağlanamayacağını görmesi gerekir. Artık 1924 anayasasıyla ortaya çıkan inkar ve imha sistemini yürütmek mümkün değildir. Zaten yürütemediğini Türk devleti kabul etmiştir. Türk devleti eski biçimde yürütemediğini gördüğü için AKP şahsında özel savaşı devreye sokmuştur. Beklenti yaratma, aldatma ve oyalamaya dayalı bir tasfiye politikasını devreye koymuştur, ama başaramamıştır. Gelinen aşamada CHP’nin doğru bir biçimde devreye girmesi gerekir. Eğer kendisini demokrasiden yana gösteriyorsa, demokratik olduğunu söylüyorsa, o zaman demokrasinin en temel ölçülerinden biri olan farklı toplulukların özgürlüğünün tanınması gerekir. Kürt halkının özgürlüğü tanınmadan, Alevilerin sorunları çözülmeden, farklı etnik ve dinsel toplulukların farklıklarından kaynaklanan hakları karşılanmadan demokrasi nasıl olacak? Eğer kendimize göre demokrasi olmayacaksa, Tayyip Erdoğan gibi kendine demokrat kendine Müslüman olmayacaksa, Erdoğan’ın Türk tipi başkanlık dediği gibi bir sistem yaratılmayacaksa, o zaman demokratik evrensel ölçülerin devreye girmesi gerekir.

CHP uzun dönem ulusalcı karakteriyle Kürt sorununa yaklaşımda olumsuz tutum içinde oldu. Bu açıdan Kürdistan’dan silindi. Kürdistan'da silinmesinin ne anlama geldiğini CHP’nin görmesi gerekir. Yine bir parti olarak büyüyemiyorsa, gelişemiyorsa, nedeni demokratik karakterde olamamasıdır. Soluz diyor, demokratız diyor, ama bunun gereklerini yerine getirmeyince toplumun desteğini alamıyor ve belirli bir oranda çakılıp kalıyor.

CHP’nin artık bu durumu aşması gerekir. Özellikle de son zamanlarda katı, ulusalcı yaklaşımın CHP’ye bir şey kazandırmadığı görüldü. Daha esnek ve demokratik bir söylem ortaya koymaya çalışıyor. Yine Meclis grubunda Kürt sorununun çözümüne ve demokratikleşmeye yatkın birçok milletvekili seçilmiş bulunuyor. Bunları önemli görüyoruz. Bu yönlü eğilimlerle CHP, Kürt sorununun çözümünde rol almada bir pozisyon tutturabilir; böyle bir konumu ortaya koyabilir. Türkiye'nin buna da ihtiyacı var.

AKP'nin demokratik bir parti olmadığı, kendine demokrat, kendine Müslüman olduğu görüldü. Zaten demokratik mücadele tarihi de yoktur, sınırlıdır. Cumhuriyetin İslamcı kesimleri dışlamasının getirdiği belirli bir rahatsızlık olmuştur. Geçmişten beri devletin belirli baskıları olmuş; bunun getirdiği tepkiler görülmüştür, ama bu konumuna rağmen İslamcı kesimlerin Türkiye'deki demokrasi mücadelesinde yerleri çok sınırlıdır. Zaten 2007’de Yaşar Büyükanıt’la yapılan görüşmeler sonucu siyasal İslam devlet içine alınınca artık devletin demokratik olmayan uygulamalarına da itirazlar kalmamıştır. Bizzat kendileri sistemin sahibi olarak otoriter, baskıcı bir yönelime girmişlerdir.

Kuşkusuz CHP de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra bugüne kadar gelen tüm baskıcı politikalardan sorumludur. Bu bir gerçekliktir. Ancak 1970’lerden sonra kendisini belli düzeyde bir değişime uğratmaya çalışmıştır. Özellikle 1970’lerden sonra bütün solun ve demokrasi güçlerinin desteklediği bir Ecevit ve CHP gerçeği vardır. O günden bugüne tabanında, çevresinde belirli bir demokratik eğilim taşıyan bir toplumsal kesim, bir siyasal bilinç ortaya çıkmıştır. Ancak 12 Eylül’den sonra özellikle de Baykal’la birlikte antidemokratik, Kürt karşıtı bir politikaya yönelmiştir. Bu, CHP’ye büyük bir zarar vermiştir. CHP’nin bugüne kadar bir türlü iflah olmamasının, tıkanmasının nedeni bu politikadan kaynaklanmıştır. Ama CHP hep çelişkili konumu yaşamıştır. İçinde, tabanında demokrasi isteyen, özgürlüklerden yana tavır koyan bir taban da, bir eğilim de her zaman olmuştur.

Demokrasi ve özgürlük yanlılarının, eğiliminin daha baskın hale gelmesiyle CHP Türkiye'nin yeniden kuruluşunda rol alabilir. Türkiye, Kürtlerle barışarak, Kürt sorununu çözerek kendini yeniden inşa edebilir; bölgede yeniden etkili kılabilir. 12 Eylül anayasası zaten Türkiye toplumuna biçilmiş bir deli gömleğiydi. Bu deli gömleğinin yırtılarak demokratik bir anayasayla hem Türkiye'nin diğer sorunları, hem de Kürt sorunu demokratikleşme içinde çözülebilir. Tabii ki Kürtlerin varlığının, kimliğinin tanınması temelinde bu gerçekleşebilir. CHP bu yönlü bir rol oynarsa bu hem Türkiye için hem de kendisi için hayırlı olabilir. Ancak bunun için de ulusalcı zihniyette olan, Kürt karşıtlığı olan kesimlerin etkisizleştirilmesi lazım. Ya da parti içinde ve çevresinde olan bu kesimlerin Türkiye'nin çıkarının demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde olduğuna ikna edilmeleri gerekir. Biz bu çerçevede CHP’nin Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümüne katkısı olabileceğini düşünüyoruz.

Kuşkusuz CHP tek başına Hükümet kurma gücünde değil. HDP ile bir demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde ikili bir koalisyon kurma şansı yoktur. Ancak HDP ile iyi bir diyalog ve dayanışma içinde Türkiye'nin demokratikleşmesi konusunda rol oynayabilir. Türkiye'nin demokrasi dinamiklerini harekete geçirmede ortak davranırlarsa ister koalisyon içinde olsunlar, ister dışında olsunlar, demokratikleşme konusunda önemli rol oynayabilirler. HDP zaten demokratik karakteriyle, demokratik özgürlükçü bir parti olduğu açıktır, bunun için oy verilmiştir. CHP’de de özgürlükçü bir yaklaşım olursa HDP ile birlikte Türkiye'nin değişiminde ve dönüşümünde önemli bir rol oynayabilir.

CHP içinde bu seçimle birlikte belirli bir demokratik eğilim taşıyan bir bileşim vardır. Artık bu bileşim CHP’nin politikasına ne kadar hakim olacak, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü hedefleyen anayasa ve yasaların değiştirilmesi konusunda gerçekten demokratik bir rolü ne kadar oynayacak, bunu zaman gösterecektir. Ancak CHP isterse HDP ile birlikte Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından motor güç olabilirler. CHP ile HDP’nin gücü belki tek başına hükümet olmaya yetmiyor, ama bu iki güç birleşirse gerçekten Türkiye'yi değiştirecek bir sinerji, bir güç ortaya çıkarırlar. Kendi güçlerinden daha büyük sonuç ortaya çıkarırlar. HDP’nin gücünü 80 milletvekiliyle sınırlamamak gerekiyor. Türkiye'nin temel sorunlarına çözüm olacak bir zihniyete, bir projeye sahip. Gücü buradan kaynaklanıyor. Bu açıdan CHP de kendisini yeni durumda değiştirirse, artık eski politikalarla yürüyemeyeceğini görürse, ya da eskinin sistem hükümeti olmayacaksa, eski sistemin yürütücüsü olmayacaksa, o zaman CHP demokratik duruş göstererek Kürt sorununun çözümünde doğru bir yaklaşım göstererek kendisi açısından tarihi bir dönüm noktası yaratabilir. Eğer CHP demokratik bir karaktere kavuşursa şu andaki konumuyla bile, şu andaki milletvekili sayısından çok öte Türkiye siyasetinde rol oynayabilir. Tabii bunların hepsi temenni, istek, beklenti. Aslında bunun potansiyeli de şu veya bu düzeyde CHP’de oluşmuş durumdadır. Artık bunu pratik içinde göreceğiz.

 

Sürecin en büyük aktörü yeni dönemde HDP olacak. HDP 80 milletvekiliyle bu dönemde parlamentoda temsil ediliyor.  HDP şimdiye kadar bu konuda önemli bir rol üstlendi. Sizce önümüzdeki dönemde HDP’nin misyonu ne olmalı?

HDP'nin misyonu tabii ki Türkiye'yi demokratikleştirme olacaktır; demokratikleşme temelinde Türkiye'nin tüm sorunlarının çözümünü hedefleyecektir. AKP, CHP, MHP eski düzen, eski sistem üstünde yönetim olmak istiyorlar. Öyle Türkiye'yi köklü demokratikleştirecek bir karaktere sahip değiller. Türkiye'nin sorunlarını çözen, çözümün önünü açan bir konumda bulunmuyorlar. Bu açıdan HDP'ye daha büyük rol düşmektedir. HDP, politikasıyla, dinamizmiyle kesinlikle 80 milletvekilinden daha büyük bir siyasi etkiyi parlamentoya taşıyacaktır. Çünkü HDP'nin 80 milletvekili yanında çok dinamik bir toplumsal tabanı bulunmaktadır. Tüm farklılıkları taşımaktadır. Öyle tek bir toplumsal kesimi değil, Türk’ü de, Kürt’ü de, Alevi’yi de, Sünni’yi de, Çerkez’i de, Arap’ı da, Süryani’yi de, Êzıdî’yi de, Azeri’yi de içinde taşıyan bir partidir. Kadınları ve gençleri içinde taşıyan bir partidir. Tüm sol demokratları, sosyalistleri içinde taşıyan bir partidir. Bu açıdan etkisi aldığı oydan, Meclisteki milletvekili sayısından çok daha büyük olacaktır. Bir kere bunun görülmesi gerekiyor. Çünkü toplumun demokrasi isteyen, demokratikleşme isteyen tüm kesimleri, yani dinamik kesimleri demokratikleşme mücadelesinde rol oynayacak kesimleri HDP temsil etmektedir. Hatta bundan sonra tabanını daha da genişletecektir. Belki şimdiye kadar HDP üzerinde yürütülen özel savaş nedeniyle bazı kesimler tereddütlü oldu, acaba demokratikleşme konusunda, özgürlükler konusunda ne kadar rol oynayacak biçiminde kaygılar taşıdılar. Bu nedenle belki HDP'ye yönelmediler. İşte önümüzdeki dönemde HDP bunları da etrafında toplayarak demokrasi mücadelesini yükselten bir parti olacaktır. Mevcudu kabul etmeyecektir. Mevcut durumu muhafaza eden yaklaşımları reddedecektir.

Artık eski politikalarla bir yere gidilemez. Türkiye'nin mutlaka açılım yapması gerekiyor. Mevcut durumdan kurtulması için belirli bir siyasal hamle yapması gerekiyor, köklü değişiklikler yapması gerekiyor. İşte bunun motoru ancak HDP olabilir. HDP dışında diğer partilerden bunu beklemek mümkün değildir. Diğer partileri bile demokratikleşme konusunda zorlayacak, çekecek HDP’dir, itecek HDP’dir. Herkesin bu gerçeği görmesi gerekiyor.

Zaten halk bu coşku ve heyecanla HDP'ye oy verdi. HDP en başta da otoriterizmi önledi. Erdoğan’ın tek adama dayalı otoriterizmini önledi. Türkiye'ye nefes aldırdı. Türkiye kamplaşma, kutuplaşma, kayıkçı kavgasıyla bunalmıştı. Halkta moral kalmamıştı, toplumda moral kalmamıştı. Bir gerilim yaşıyordu. HDP'nin barajı aşması bunu rahatlattı. Herkesi daha doğru, daha mantıklı düşünmeye götürdü. AKP'nin o kibri, o üsttenci yaklaşımına son verdi. AKP'nin politikaları herkesi gerilime sokuyordu. HDP taraftarlarında, CHP taraftarlarında, MHP taraftarlarında her kesimi gerilim içine sokuyordu. Hele Türkiye gibi demokratikleşme sorunlarını çözmemiş bir ülkede bu politika gerçekten çok tehlikeliydi. HDP buna son verdi. Bu yönüyle Türkiye tarihinde çok stratejik, çok önemli rol oynadı. Bunu Türkiye siyasi tarihi yazacaktır. Ama bu etkisini, bu rolünü şimdi demokratikleşme mücadelesinde, demokratikleşmede oynatması gerekiyor. Öyle sadece koalisyonda yer alacak ya da sistemin parçası olacak bir parti değildir. İktidar olayım, hükümet olmanın nimetlerinden faydalanayım yaklaşımı içinde olamaz. Ancak kendi demokratikleşme projesini, demokratikleşme ufkuna cevap verebilecek politikaları destekleyebilir, bu politikaların içinde olabilir. Böyle yaklaşır. Yoksa eski sistemin üzerinde hükümet olma yaklaşımları kabul edilemez. Tek başına da olsa koalisyon biçiminde de olsa HDP'nin böyle bir misyonu yoktur. Bu yönüyle HDP toplumun, halkların kendine verdiği misyonu göz ardı etmeden, demokratikleşme temelinde Türkiye'yi köklü dönüşüme götürme çizgisinden vazgeçmeden siyasal mücadelesini yürütmelidir. Çünkü Türkiye'nin HDP projesin ihtiyacı var, HDP programına ihtiyacı var. HDP'nin gücü budur, HDP'nin rolü budur. Türkiye'yi değiştirme, dönüştürme, demokratikleşme rolü var. Bundan uzak duramaz. Bundan uzak durarak politika yürütemez ve eski Türkiye üzerinde hükümet olacak hiçbir siyasi ilişkinin, kombinezonun ya da koalisyonun içinde de yer alamaz. Herhangi bir koalisyonu da destekleyemez. Sadece Türkiye'de demokratik bir anayasayı, demokratik bir yapılanmayı hedefleyen politikaları destekleyebilir, parçası olabilir.

Bu açıdan HDP'nin tutumu önemlidir. HDP, Türkiye'deki siyasetin ne olduğunun ölçülerini ortaya koyabilecek bir partidir. Herkesin kaç ayarda olduğunu bütün toplumun gözü önüne serecektir. Artık bir HDP vardır. Herkes HDP aynasında kaç ayar olduğunu, ne olduğunu görecektir. Demokrasinin ölçüsü, özgürlüklerin ölçüsü HDP ile birlikte yükselmiştir. Erdoğan tabii ki otoriter, baskıcı, kibirli karakteriyle herkese rahmet okutmuştur. Neredeyse herkes Türkiye'de demokrat olacak. Yakın zamanda Demirel öldü, Erdoğan’ın tutumundan dolayı neredeyse şu kadar demokrat, şu kadar özgürlükçü olarak anıldı. Gerçekten de Erdoğan ölçü olursa, Erdoğan’a göre değerlendirme yapılırsa demokrat olmayan kötüler de demokrat görülebilir. İşte HDP bunu yıktı. Artık Erdoğan’a göre değerlendirmeler değil de, HDP'ye göre değerlendirmelerin yapılması lazım. Kimin demokrat olup olmadığı olumsuza göre değil, olumlu olan, gerçekten halkların özgürlük ve demokrasi adına umut beslediği, bunun için parlamentoya taşıdığı HDP ölçülerine göre belli olacaktır.

Bu açıdan biz HDP'nin tarihi bir rol oynayacağını düşünüyoruz. Çünkü çok güçlü bir demokrasi birikimine ve tarihine dayanıyor. Öyle kendine demokrat, kendine Müslüman değildir. AKP gibi tarihinde demokrasi mücadelesi olmayan bir parti de değildir. Türkiye solunun onlarca yıldır yürüttüğü demokrasi birikimine dayanıyor. Hatta Türkiye cumhuriyetinden bugüne yürütülen bütün demokrasi mücadelesine, sosyalist güçlerin özgürlük mücadelesine dayanıyor. Bu açıdan Türkiye'nin tüm sol ve sosyalist damarı HDP içinde yer almıştır. Yine kırk yıldan fazladır sürdürülen Kürt halkının özgürlük mücadelesine ve bunun yarattığı demokratikleşme birikimine dayanıyor. Böyle bir köklü tarihe, mücadeleyle oluşturulmuş birikimlere dayanan bir HDP gerçeği vardır. Böyle bir tarihsel ve toplumsal temeli olduğu için de siyasal gücü 80 milletvekilinden öte sonuçlar doğuracak bir enerjiyi, bir gücü ortaya çıkaracak bir partidir. Eğer gerçekten tarihi misyonuna uygun davranırsa, tarihi misyonunu unutmazsa HDP'nin önümüzdeki dönemde Türkiye tarihinde çok önemli rol oynayacağını herkes görecektir. / Firatnews

Güncelleme Tarihi: 22 Haziran 2015, 18:56
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER